Eleştiri Selis Ruhan

Hangi Zorluğu Aşamadık ki

6 yıl önce | okunma

‘Hiçbir şeye gereğinden fazla değer verme ya onu kaybedersin ya kendini’. Bu çok sevdiğim bir sözdür. Ama tek seven ben değilim galiba. Başımızdaki birçok temsilci de bu söze gereğinden fazla değer veriyor.
Baksanıza neredeyse Türkiye’de çay içilme miktarını göremeyecek kadar körlere karşı bizler de kör gibi kalmışız. Kişi başına 2,3 kg ile Türkiye en çok çay içilen ülkeleri listesinde. Tam yirmi beş ülkeye çay ihraç ediyoruz. Ancak bu bize yetmiyor ki hala ithalat peşindeyiz. Türkiye her yıl iki ya da üç ton çay ithal ediyor neyine gerekse. Ya da kendi malımızdan bir tat alamıyoruz ki kaçak çay içiyoruz. Gerçekten de düşünüldüğünde komik bir durum bu.
Türkiye’de sağ kalmak bazen yalan söylemek, çalmak veya kaybolup gitmeyi gerektiriyor. Çünkü siz doğru olmaya çalıştıkça hilekârlar arasında sırıtıyorsunuz ve kendiniz olmaktan çıkartılıyor ya da sıradanlaştırılıyoruz. Ya kendinizi ya elinizdekini ama muhakkak bir şeyinizi yitiriyorsunuz eğer ki yaşıyorsanız.
O kadar emek hiçbir çaba harcanmamışçasına oldukça kolay görmezlikten getirilebiliyor. Bugün anlatılan Akdeniz’deki o güzelim portakal, mandalın, limon bahçeleri nerde? Y a bir site var yerinde ya da oldukça gösterişli bir alışveriş merkezi. Şimdi belki duruyor ama bundan on yıl sonra gittiğimizde eminim ki o fındık bahçelerinin yerinde de ya siteler ya da alışveriş merkezleri olacak.
Her dönümünde buram buram alın teri kokan o bahçelere biçilen fiyata değer biçenler. Alın ve yırtın o elinizdeki diplomalarınızı. Sel suları alıp götürmeden bu toprakları dönüm dönüm yerinden kendini kendin kov. Sadece oradan gelen para ile geçinen insanlarımız var. İnanın öncesindeki masrafınızın yarısını bile karşılamıyor sonrasında elinize geçen miktar. İki milyon kilosu fındığın. İnanın ilacının kilosu sekiz milyon. Bunun işçisi, tırmanı, patozu ve daha birçok masrafı var. Dalga geçiyorlar adeta ellerindeki değerlerle.
Babam bile demeye başladı ki bundan beş yıl önce asla satmayı düşünmezdi tarlamızı. Şimdi ‘ne eldim kızım masrafımıza değmiyor ‘diyor. Haklı. Ama bu utanmaları gerekenlerin hatası. İnsanımız emek ediyor. Doğudan batıdan birçok insan orda alın teri döküyor karşılığını böyle mi alıyoruz bu topraklarda.
Çay kolonyası, dondurması var sırf sahip çıkalım elimizdekilerin değerini bilelim diye. Ne fındık ne de çay elimizde olan bu siyah ve yeşil elmasları göz göre göre teslim ediyoruz hırsızların eline. Sonra da onlardan yurdumuza kaçak elmaslar getiriyoruz. İşte bu da her işimiz gibi en doğru işlerimiz den biri.
Scott Fitzgerald’ın dediği gibi ‘bu dünya kaçan tavşanla ardındaki tazının’ galiba. Bizler kaçıyoruz hep ama hep. Haksızlığa uğrasak da, hakkımızı arasak da sonunda kaçmak zorunda kalıyoruz ardımızda tazılarla…
Adaletin gecikmesi adaletsizlik değil midir? Adalet midir emeğin karşısında dalga geçercesine değer biçmiş gibi görünmek? Dünyada tek değişmez kural değişmez kural olmayacağı… Öyleyse diğer şeyler değişebilir ama nasıl?
Bizler yinede yeniden umuda koşmalıyız. Bizler geçeceksek o elmaslarımızın başına elimiz mahkûm olmadıkça sahip çıkmalıyız onlara. Bizim demeli ve değerini gerekirse zorla biçtirmeliyiz. Gelin buna şimdiden başlayalım ve dolabımızı açıp ne kadar lezzetli de olsa kaçak çayları kaldırarak başlayalım. Fazla para verip başka bir ürün yerine kendi ürünümüzü alalım ki elimizdekilerin ille de yok olup gitmesini beklemeyelim değerini bilmek için.
Bizler bunu hep yapıyoruz elimizdekileri yitirmeden anlamıyoruz değerini, önemini. Ne acı ki bu da bizim kötü yönlerimizden biri. Ama bunu da aşacağız çünkü biz millet olarak hangi zorluğu aşamadık ki?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.