Hikaye Selis Ruhan

Gerçeğin Yansımasındaki Gurbet

6 yıl önce | okunma

Saat kaçı kaç geçiyordu, günlerden neydi, neredeydi ya da neden buradaydı bilmiyordu. Sadece kararmakta olan havanın serinliğini içinde hissediyor ve uzaklardan gelen bir trenin yaralayıcı sesinde, gurbetinde kaybolan sılasının sesini duyuyordu.

Ansızın içinden bir şeylerin gittiğini hissetti sanki uzaklardan bir yerden babası çağırıyordu, ‘’Gurbette geçen son gündür artık, yuvana yanıma gel oğlum, bizi Yaratanın diyarına asıl olana gel’’ diyordu. Bitiyor muydu sürgün ülkedeki oradan oraya savruluşunun gurbetlik hikâyesi? Şaşkındı ama yanılmıyordu. Bitmişti dünya sürgünü, asıl olana gitme vakti gelmişti.

Tekrar uyuyup rüya görmek veya uyanıp rüyanın peşinden koşmakla geçmişti ömrü. ‘’Rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır’’ diyerek koşmuştu hep rüyalarının ardından ama bu sefer sondu. Artık gördüğü rüyanın peşinden koşmayacaktı. Uyandığında rüyalarında yaşattığı yerde olacak, sürgün ülkedeki gurbetliği bitmiş ve gerçeğin ışığıyla yansıların kırıldığı noktada varoluş sebebinin başladığı yerde, asıl gerçeklikte olacaktı.

Mühürlenmiş anların soluğu… Masumiyetin en alıcı mevsiminin sırdaşı uzaklardan gelen trenin acı sesiydi. Onu için yeniden buluşmanın yeri, yeni bir sesle, yeni bir solukla, öykünün yurduna adım atmanın zamanıydı. İçine sessiz dünyanın bir parçası olduğu eski zamanların ruhu dolmuştu. Ölüm, gidenlerin geri gelmediği o keşfedilmemiş ülke onu çağırıyordu. Hayat ölümün sonsuz uykusunda bir rüyaydı ve artık onun için gurbette geçen bir yansımadan gerçeklikte var olan bir yuvaya kavuşma vaktiydi.

Hayat yürüyen bir gölgedir sürgün edinilmiş bir gurbetlikte ve ben kavuşuyorum artık özlediğim, ait olduğum, gerçeğin yansımasındaki gurbetten uzaktaki evime’’…Dudaklarından çıkan son söz bu oldu. Ölümün bizi nerede, ne şekilde beklediği belli değildi. O neredeydi ya da neden buradaydı farkında bile değilken saat kaçtı bilmiyorken, ölüm onu akşamüstü beş civarında Ankara’dan gelen trendeki oğlunu İstanbul tren garında beklerken bulmuştu. O ise o kadar yorulmuştu ki artık bilincini yitirmiş, kaybolmuş gurbetliğinde sılasının özleminde yanarken, kavuşmuştu düşlediği rüyada ait olduğu asıl diyara.

gar

Herkes kaçınılmaz olarak kendi hayat hikâyesinin kahramanıdır o da öyleydi. Bin dokuz yüz yetmişlerde Sivas’a bağlı küçük bir köyde dünyaya gelmişti. Tüm yakınlarını kaybetmeleri üzerine iş bulabilme umuduyla göç etmişlerdi Samsun’a. Babası şehir mezarlığında bir iş bulmuştu. Oradaki ölülerin toprağının bakımını yapıyor, mezarlara çiçekler dikiyor, topraklarına su veriyor, arada da onlar için dua ediyordu. Oğlunun adını hayatı boyunda erdemli, bilgili biri olsun, adı gibi yaşasın diye Erdem koymuştu. O zamanlar Erdem yedi yaşlarındaydı. İlkokula yeni başlamış, dersleri biter bitmez babasına yardım eden efendi bir çocuktu. Evleri şehir mezarlığının yanında tek katlı, Erdem için sevimli, sıcak bir yuvaydı. Çoğu kez korkardı geceleri camdan görünen mezarlıktan. Oysaki gündüz mezarların arasında koşturan sanki o değildi.

mezarBir gün mezarın birine su veren babasının yanına giden Erdem ‘’İnsanlar neden ölüyor, ölüm ne demek baba?’’ dedi. O zamanlar için babasının verdiği cevabı anlayamayan Erdem aradan geçen yıllarla büyümüş ve artık babasının her sorduğunda aynı cevabı verdiği sözlerin anlamını anlar olmuştu. Her defasında babası ‘’ Ölüm gidenlerin geri gelmediği keşfedilmemiş, asıl ait olduğumuz ülkedir. Bu dünya bizim sürgün edildiğimiz bir gurbet, gurbetse yuvadan ayrı kalmaktır. Biz asıl yuvamıza ölünce kavuşacağız. Hepimiz gurbette yuvamızın özlemiyle yaşamaya çalışan insanlarız. Beni elbet bir gün anlayacaksın oğlum’’ derdi. Tüm bunları anladığındaysa Erdem babasını çoktan kaybetmiş ve artık yirmi beş yaşına gelmiş üç yaşında bir oğlu olan kocaman bir adamdı.

Babasını on beş yaşındayken kaybetmiş bir süre okul çıkışlarında babasının işini devam ettirmişti. Abisi çalışarak evi geçindirmeye çalışıyordu. Derken anneleri Almanya’da iş bulunca mecbur Türkiye topraklarından ayrılmak zorunda kaldılar.

ebrese_yol

Okuldu, para kazanma derdiydi derken Erdem Almanya’da üniversiteye başladı. Çalışacak gücü kalmayan ve iyice yaşlanan annesi ise ölmeden önce toprağına Türkiye’ye dönmek istedi. Abisi annesini yalnız bırakmamak için onunla Türkiye’ye döndü. Erdem içinse gurbette tek başına zorlu günlerin başlangıcı çoktan yapılmıştı.

tren tren2

 

 

 

 

Olabildiğince Unutmak ve Gülmek; hatırlayıp da üzülmekten daha iyiydi onun için. Ama yapamıyordu birçok şeyi unutmak mümkün olmuyordu. Evlenmiş ve bir oğlu olmuştu. Yirmi beş yaşlarındayken unutması mümkün olmayan babasının sözlerinin gerçek anlamının farkına varmıştı. Kendi yüreğine bakabilme cesareti göstermişti. Yüreğinde hep özlenen bir yuvanın hasreti vardı. Vatanından uzakta gurbette hep içinde bir yara vardı, bir özlem vardı. Sandı ki Türkiye’ye dönerse bu gurbetlik bitecek. Ama öyle olmadı işte o an anladı ki insan dünyada gurbetteydi. Babasının dediği gibi sürgün edilmişti ait olduğu asıl gerçeklikten.

mezarlik2Gurbet sürgün edinilen dünyada yaşanılan bir olgu olduğunda anadan babadan, doğduğun topraktan ayrılık, beklenen bir mektup, özlenen bir sevgili demekti. Ama tüm bu fani gurbetlikler geçtiğinde asıl olan gurbetlik dinmiyordu. Gerçekliğin varlığındaki gurbetse sabahı olmayan bir gece, yansımaların gölgesinde yürüyen bir hayatın ölümü bekleyen nefesiydi. İnsan yaşadığını değil yaşamak istediklerini ve yaşadığını özlüyordu. Yaşamak istedikleri bu dünyada, yaşamadığı ise asıl olandaydı. O ikisini de özlüyor ve bunca yıl göremediği gerçekliğin farkına geç varışına üzülüyordu. Anlıyordu ki biz görmezden gelsek de göremesek de gerçekler var olmayı sürdürüyordu.

‘Yarın, geri kalan ömrümün ilk günüdür’ babasından ona kalan anlamlı cümlelerden biri de buydu. Bu sözü düşünerek yaşamını biçimlendirmek Erdem için bir ödev olmuştu. Adı gibi yaşasın diye babası ona bu adı vermişti. Oda bu ada laik olmayı başardı. Oğlunun da bazı gerçeklerin farkına varmasını çok istiyordu. Bir şeyleri ona anlatmaya çalışıyor ama çoğu kez başarılı olamıyordu. Belki de tıpkı kendisi gibi oğlu da bazı şeylerin farkına yaşadıkça gün gelip de hiç ummadık bir anadan varacaktı.

Türkiye’ye uyum sağlayamayan eşinden anlaşmazlıklar yüzünden boşanan Erdem oğlu ile kaldı. Abisi annelerini kaybetmelerinden sonra evlenmiş kendine bir yuva kurmuştu. Babasının sözleri onun için hayatın gerçeğini görmekte etkili olmamıştı. Abisine göre gurbet sadece ne zaman ki ailesinden ve doğduğu bu topraklardan uzak kalsa o an başlayan özlem hissiydi. Yoksa bu dünyanın asıl yuvadan uzakta gerçeğin yansımasında bir gurbetten ibaret olduğu boş bir inançtı aslında.

dostErdem tüm bu nedenlerden abisiyle pek görüşmezdi. Anlaşamazlardı. Oğlu üniversiteyi kazanıp Ankara’ya gidince yapayalnız kaldı. Üzüntüler yalnızlıkla fazla büyüyordu. Görüp dokunabileceğiniz şeylere inanmak, inanmak değildi ama görülmeyene inanmak inanmaktı. Gel gör ki onun gibi düşünen pek olmadığından gurbetteki büyük yalnızlığın acısı sızlattı derinlerden. Anladı ki hayat kalabalığın içinde tek başına keman çalmak, çalarken çalmayı öğrenmekti. Yani yaşarken yaşamayı öğrenmek.

Yüzün renginde gönül halinden bir iz… Yüreğimizin özünde başka yarınlar vardı… Erdem için de öyleydi. Artık yüzü iyice sararmış, kırışıklılar kuşatmıştı tenini. Yüreğinde ise rüyalarında gördüğü, uyanıp peşinden koşarken ömrünün geçtiği başka yarınlar vardı. Hayat bir masal, kendi yaşantısıysa bu masalda ufak bir hikâyeydi. Gerçeğin farkına varışın geç kalınmış hikâyesi. Oradan oraya savruluştaki zorlukların, sevdiklerini yitirişteki sızının, doğduğun topraklardan uzaktaki yuva özleminin, yalnızlığın, sürgün edilmiş bir gurbetlikteki insan olmanın hikâyesiydi bu.

İnsan rüzgârın yönünü değiştiremiyorsa yelkenlerini değiştirmeliydi. Çünkü dünya bizim karşılaştığınız fırtınalarla değil, gemiyi limana ulaştırıp ulaştıramadığımızla ilgileniyordu. Erdem için yaşamdan çıkarılacak en önemli derslerden biri de bu olmuştu.

Küçükken koşturduğu mezar aralarından şimdi babasının ve annesinin mezarına çiçek getirmek için geçiyordu. Bazen gülenlerle ağlayanların nedenleri ortak olabiliyordu hayatta. Bir zamanlar güldüğü ölüm şimdi ağlaması için bir nedendi. Kimi için sevinç olan kimi için hüzündü. Erdem yaşadıkça tüm bunların farkına varmış mutluluğu da içimizde bulmanın kolay olmadığını, dışarıda bulmanın da imkânsız olduğunu anlamıştı. Mutluluğun tek yolu irademiz dışındaki şeylere üzülmekten vazgeçmekti. Üzülmek yarının sıkıntısından bir şey eksiltmiyordu bugünün gücünü tüketiyordu. Umut etmekti yüreği ayakta tutan, güç veren. Kalbinde yeşil bir ağaç bulundurmalıydı insan belki şarkılar söyleyen bir kuş gelir ona konar diye.

Erdem tüm bu düşüncelerini anlattı mezarların altındakilere haykırarak. ‘’Sizler asıl yuvada olanlarsınız bense belki toprağımda, doğduğum yerde, evimde ama gurbette olanım’’ dedi tüm gücüyle. Daha anlatacağı çok şey vardı içinde ama artık gitmesi ve üniversiteden dönecek oğlunu karşılaması gerekiyordu tren garında.

İçinde biriken her şeyin, tüm yaşanmışlıkların, ufak bir çocukken mezarlıkların arasında koşuştururken başlayan gerçeğin farkına varışın hikâyesini bir deftere yazmıştı Erdem. Gurbetin ne olduğu, babasından ona miras kalan sözlerin anlamı, bir türlü oğluna anlatamadıklarının yaşanmışlığını anlatıyordu yazanlar. O defteri oğlu için kitap haline getirttirdi ve adını ‘Gerçeğin Yansımasındaki Gurbet’ koydu. Şimdi elinde o kitapla tren garına doğru yol alma vaktiydi.

gar2

Gara vardığında soğuk soğuk terlemeye başladı. Bilincini yitiriyordu sanki. Neredeydi, neden gelmişti, saat kaçtı hatırlamıyordu. Sadece kararmakta olan havanın serinliğini içinde hissediyor ve uzaklardan gelen bir trenin yaralayıcı sesinde, gurbetinde kaybolan sılasının sesini duyuyordu. Ansızın içinden bir şeylerin gittiğini hissetti sanki uzaklardan bir yerden babası çağırıyordu ‘ Gel oğlum asıl olana kavuşma vakti’ diyordu. Artık onun için gurbette geçen bir yansımadan gerçeklikte var olan bir yuvaya kavuşma vaktiydi.

Gelen trende oğlu olduğunu unutmuştu. Ama aklında söylemek istediği son birkaç söz vardı:

Hayat yürüyen bir gölgedir sürgün edinilmiş bir gurbetlikte ve ben kavuşuyorum artık özlediğim, ait olduğum, gerçeğin yansımasındaki gurbetten uzaktaki evime’’.Bu birkaç cümle son sözleri olmuştu. Kimse duymamıştı o son sözleri. Uzaklardan sesi gelen teren gara varıp oğlu Gurbet trenden indiğinde babasını bir bankta gözleri kapalı, başı omzuna düşmüş olarak gördü. Koşarak yanına gitti, yanaklarından öpmeye başladı babasını. Uyuyor zannetmişti ama buz gibiydi yüzü. Kalbine başını koyunca anladı ki babasını kaybetmişti.

Sadece o değil etraftaki herkes babasını uyuyor sanmış olacaktı ki kimsenin dikkatini çekmemişti. Öylece bir bankta o yıllardır anlattığı rüyalarındaki yuvasına gitmişti babası. Elinde bir kitap, İlk sayfasında da oğluma ithaf edilmiştir diye ufak bir yazı vardı.

Babasının ölümü Gurbet’i çok etkilemiş günlerce eve kapanmış ve kendisine ithaf edilen kitabı okumuştu. Geç de olsa anlamıştı babasının ne demek istediğini. Adını neden Gurbet koyduğunu, babasının da gerçeğin farkına onun gibi geç vardığını öğrenmişti. Artık o da kendini doğduğu topraklarda, evinde ama gurbette üstelik yapayalnız hissediyordu. Hayat asıl gerçekliğin ışığında bir yansımaydı. Ve bu yansıma dünyadaki yaşam yuvadan sürgün edinilmiş bir gurbetin bizzat kendisiydi. Bu yüzden babası elindeki kitabın başlığını ‘Gerçeğin Yansımasındaki Gurbet’ koymuştu. Şimdi Gurbet için yaşamının yeni bir amacı vardı yarın geri kalan ömrünün ilk günü olacaktı.

1216484199res__m44

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.