OYNANAN VE OYNANMAYAN OYUNLAR
A)OYUNLARIN TANIMI VE NASIL OYNANDIĞI
LİMONLU KASABASI KUYULUK KASABASI
ÇAMLIBEL MAHALLESİ
MİMAR SİNAN SOKAK KAPIKÖY
ERDEMLİ / MERSİN
GÜZELOLUK KÖYÜ
Ben tek başıma Kapıköy’de bir kahvede yaşlı amcalarla, bir kamelyada bir teyze ile görüşerek birçok oyun öğrendim. Bunun yanı sıra bir hafta sonu bir de köye gitmek istedim ve bu deneyimlerimden öğrendiğim oyunları size aktarmaya çalışacağım. Gittiğim köy Neslihan adlı arkadaşımın köyü idi.
Silifke otobüsüne binerek Erdemli yakınlarında indik. On beş dakika kadar yürüdükten sonra Limonlu kasabası belirdi palmiyelerin arasında. Önce Neslihan’ın evine uğrayıp bir çay içtik tüm aile bir arada. Sonra ben, Neslihan, Neslihan’ın ablası ve annesi beraberce yola koyulduk. Yine bir on beş dakika kadar yürüdükten sonra, Güzeloluk köyündeydik.
Neslihan’ın annesi biz gelmeden önce o evlere haber edip ‘yarın iki kız gelecek sizlerle sohbet edecek’ dediği için teyzeler bir ev toplanmış, pastalar, çaylar… Aslında biz bir evdeki yaşlı ile ben görüşerek, başka bir yaşlı ile görüşerek yapacaktık bu ödevi diye tasarlamıştık giderken ama öyle olmadı. Teyzeler toplanmışlar bir eve bizi karşıladılar. Ayıramadık tabiî ki yarısı senin yarısı benim diye. Başladık konuşamaya.
Amcalar, teyzeler, dedeler hep bir arada idik. Onlar anlattı biz dinledik.
Saklama Turu: Bugün hemen hemen hepimizin bildiği saklambaç oyununun aynısı. Ancak bu köyde onlar bu oyuna ‘Saklama Turu’ diyorlar. Bir kişi ebe oluyor ve diğerleri etrafta görünmeyecek bir şekilde saklanıyor. Ebe bir duvara başını koyup, gözlerini kapayıp, belli bir sayıya kadar sayıp (örneğin ona kadar sayıp) onları aramaya başlıyor. Bulduğunu ondan önce koşarak gözlerini yumup ebelik yaptığı yere vurarak ‘sobelerse’ ebe yakalanan oluyor. Eğer sobeleyemez bulduğu kişi önce davranır o duvara değerse ebe yine aynı kişi oluyor. Bu oyuna aynı köyde bazı amcalar ‘simmecik ‘ oyunu diyorlar.
Dağlı Kırma: O köyde yaşayan herkesin hep beraber ağaca çıkması şeklinde oynanan bu oyunda en hızlı çıkan ‘şampiyon’ olur.
El Taşı: Bugün oynana beş taş oyununun o köydeki halk dilinde adı buymuş. Oyun beş aşamada oynanıyor: Birler, ikiler, üçler, dörtler, dedeler. Açıklarsam:
Birler: Taşlar serbest yere bırakılır. Ebe yerdeki taşlardan uygun olanını seçer. Seçtiği taşı havaya atar. Her attığında yerden bir taş alıp havaya attığı taşı yakalar. Yerdeki taş bitinceye kadar işlem devam eder. Eğer havaya attığı taşı kapamaz veya yerden almak istediği taştan başka taşa dokunursa oynama hakkını arkadaşı kazanır.
İkiler: Taşlar yere bırakılır. Taşların içinden uygun olanı ele alınır. Yerdeki taşlar ikişerli olarak alınır.
Üçler: Taşlar yere atılır taşın biri tekli olarak ele alınır. Diğer üçü tek seferde alınmaya çalışılır.
Dörtler: Taşlardan uygun olan bir tanesi havaya atılır. Yerde kalan dört taş bir seferde alınmaya çalışılır.
Dedeler: Taşlar yere atılır. Başparmak ve şahadet parmağının arası açılarak bir kale görüntüsü verilmeye çalışılır. Oyuncu yerden bir tane uygun taşı eline alır. Rakip oyuncu en son parmağın arasından geçecek taşı seçer. Bu taş diğer taşların parmaklar arasından geçirilmesine engel olacak taştır. Oyuncu eline aldığı taşı havaya atar. Havaya attığı esnada yerdeki taşı kaleden geçirmeye çalışır. Bunun için iki hakkı vardır. Birinci seferde taşı düzeltir. İkinci seferde taşı parmakları arasından geçirir. Eğer bu esnada taşı başka bir taşa çarptırır veya havaya attığı taşı kapamazsa hakkını rakip oyuncuya verir. Tüm bunlardan sonra oyunun final bölümüne geçilir. Taşların tamamı avucunun içinde hafifçe yukarı doğru atılır ve avucun tersiyle taşlar tutulmaya çalışılır. Avucunun tersinde en çok taş kalan oyuncu oyunu kazanır.
Yağ Satarım Bal Satarım Oyunu: Bir ebe belirlenerek başlar. Çocuklar yüzleri birbirine bakacak biçimde halka halinde yere dizüstü çökerler. Ebe, mendil ya da bir havlunun ucuna topuz gibi irice bir düğüm atarak mendili elinde tutar. Mendili arkasında gizleyerek çocukların etrafında tekerleme söyleyerek dolaşmaya başlar:
Yağ satarım, bal satarım, Ustamın kürkü sarıdır,
Ustam ölmüş, ben satarım. Satsam 15 liradır.
Zam-bak, zum-bak,
Dön arkana iyi bak.
Halkanın etrafında tekerleme söyleyerek dolaşma anında mendili çaktırmadan çocuklardan birinin arkasına bırakır. Arkasına mendil konulan çocuk, ne zaman ki bunun farkına varır; o andan itibaren mendili kaparak, ebeyi yakalamak için kovalamaya başlar. Ebe, çocuğa yakalanmadan boşalan yere oturursa, mendil elinde kalan çocuk ebe olur; yakalarsa, oyun ilk ebeyle oynanmaya devam eder. İlk turda çocuk mendilin arkasına bırakıldığını fark etmezse ebe arkasına geldiğinde havlunun topuzunu çocuğun sırtına vurarak kaçmaya başlar. Arkaya dönüp bakmak yasaktır. Sadece ellerinizle arkanızı yoklayabilirsiniz.

Çıkrık: Toprağa zincir atma oyunu. Sap toplanır etraftan saplanır toprağa ve üstüne çıkılıp dönülürmüş. Lunaparkta bugün aleti varmış bu alete de ‘çıngırak’ denirmiş.
Kızılacak Taş: Taşları topla ateşte kızdır Oyuna başla kızan taşların yanı sıra normal ısıtılmamış taşları da koy kızan taştan bulan ebe olup soru sorsun sorduğu taşlardan bir tane çeksin. Kızgın taşı bulursa o ebe Olur bulmazsa bir önceki soruyu soran kişi tekrar ebe olur ve bir başkasına soru sorar.
Mısır Bebekler: Mısır püskülleri ve saplarından yapıştırıcı yardımı ile bez bebekler yapılması oyunu. Genelde kız çocukları arasında oynanan bir oyundur bu evcilik amaçlı bebek yaparlar kendi aralarında.
Çift ip: İp atlamanın aynısı ancak çift iple oynanıyor karşılıklı iki çocuk ipi uçlarından tutarak tekerlemeler söyleyerek çeviriyor çocuk da atlıyor bu dönen ipten. Ancak bu oyundaki fark o iki kişinin tuttuğu ipin iki kat, çift ip olmasıdır.
Çizgi: Bugün oynanan ama unutulmak üzere olan ‘ tek bacak ‘ oyununun o köydeki adı. Yere tebeşir veya çizen bir taşla sekiz tane kare çizilip belli kurallarla zıplayarak oynan oyundur. Taş atarsın bir sayısının olduğu kareye gelirse o kareye atlamadan öbürüne tek ayaküstünde zıplarsın. Çift karelere (4–5, 7–8 sayılarının olduğu kareler) çift ayakla basarsın, sonuna kadar gidip bir sayısının olduğu kareye attığın taşını tek ayaküstünde eğilir alır ve geri o karenin üstünden atlayıp ilk karenin oyununu bitirirsin. Bu mantıkla tüm sayıların karesine taş atarak oyun oynanır.
Yarma Taşı Oyunu: Çuvalları ortaya getir. Bulguru kaynat. Sırayla çuval çek değirmende bulguru öğüt doldur. Çocuklara değirmende bulgur öğütmeyi sevdirme amaçlı oynan bir oyun. Değirmen olmayan evlerdeki insanlar çocukları ile oynayarak kendileri yapıyormuş değirmenlerini.
Solgu Oyunu: Dövülen malzemelerin öğütüldüğü taşın yapıldığı sırada birbirine bağlanması.
Çivi çakma: Toprağa çivi çakma yarışı. Yatıran, çakan kazınır.
Hırsız polis oyunu: Kâğıt ve kalemle beş altı kişi arasında birtakım soru ve yanıtların kâğıda yazılıp o kısmının saklanması ile oynanan oyundur.
Kamıştan uçurtma yapma oyunu: Çocukların uçurtma yapmayı öğrenip onunla vakit geçirmesi için onlara kamıştan uçurtma yapmayı öğreten bu oyunu artık oynayan da yok uçurtma uçuran da. Şairin de dediği gibi ’Her şey binip gitmiş uçurtmalara…’
Porti: Portakal, mandalina, limon kabuklarından araba, inek, mum yapma oyunu. Karpuz kabuğunda da yapılır. Bizim Karadeniz’de de fındıklarla bilye oyunu oynanır. İklimin ve yetiştirilen ürünün çocuk oyunlarındaki etkisine en güzel örnek bence.
Kızıl Kabuk Oyunu: Kızıl kabuk denen çam ağacından araba ya da kelebek yapma oyunu.
Örgü Bebek: Kız çocuklarına örgüyü öğretmek amaçlı kız çocukları arsında oynanan bir oyun.
Gıcırdak oyunu: Bu oyunun adını da oynanışını da ben ilk kez duydum. Adını oynanırken çıkardığı sesten alan bir oyun. Tahta bir aletle oynanıyor. Dönme dolap gibi bir oyun. Bu oyunu dedenin ağzından yazacak olursam:
._ Her yıl, 2 aydan fazla bir süre, yaylada çam ağaçlarının altında çadır kurar Adananın kavurucu sıcağından kurtulmaya çalışırdık. Çadır kurmak için uygun bir çam altı bulmak önemli bir işti. Hepimize suya yakın bir yerleşim yeri bulmak için keşif görevi verilirdi.
Gıcırdak denen ve iki çam ağacından (T) harfi şeklinde yapılan bir düzenek, yaz gecelerinde tek eğlencemiz olurdu. Toprağa gömülen 1–1,5 mt. Uzunluğunda bir kazığın yuvarlatılmış başına, uzunca bir çam ağacı, denge noktasından bu yuvaya oturtulurdu. Ana gövdeye açılacak -tabir caiz ise- bu yarım delik işin en zor yanıydı.
Uygun ebatta yanmış bir köz parçası delinmesi gereken yere oturtulduktan sonra sıra ile bu köze üflerdik. Bir süre sonra yanan yerleri kazır, yeniden üflemeye başlardık. Sık sık başımızın döndüğünü hatırlarım. İş bitince bu yuvaya Vita yağı sürülürdü. Vita margarinin babası sayılır. O yıllarda Türkiye margarin ile ilk defa bu marka ile tanışmıştı. Sarı küp şeklinde 2 kg.lık teneke kutularda satılırdı ve üstünde dairesel bir kapağı vardı.
Sistem kurulunca çam ağacının kalın tarafına, ata biner gibi binilir ve önümüze sabitlenmiş bisiklet direksiyonu kılıklı bir dal parçasını sıkı sıkıya tutardık. Diğer uca binen, ağacı karnı ile kolları arasına alır ve dairesel biçimde hızla koşar ve iki ayağını hızla yere vurarak 4–5 mt. Yükselirdi. Keyifli taraf bu uçuştu.
Radyo, televizyon ve gazete yoktu…
Ama o yılları bazen arıyorum desem!
Bunları hayal ederken bile, burnuma yılların ötesinden reçine kokusu geliyor desem!
İnanır mısınız?
Çelik Çomak: İki taşın arasına konulan her iki ucu da sivri kısa dal parçasına çelik, uzunca bir diğer sopaya da çomak denirmiş. Çelik adını verdikleri küçük parçayı, çomak vasıtası ile ortasından kaldırıp havada vurmak oldukça beceri isteyen bir işmiş.
Veya yerde duran çeliğin, bir ucuna vurup yeniden havaya kaldırmak… Yine havada vurmak… Amaç bu imiş.
Gerede Oyunu: Akşam birini ortaya yatır. Havlu ile döv. ‘’ Gerede bir ucu nerede’ diye sor bilirse kaç bilemezse ceza ver.
Kazık Dikme Oyunu: Bir gece evvelden ıslatılan 1 metrekarelik uygun bir toprak parçası üzerinde oynanırmış. Rakibinizle sizin kazıklarınız birbirinden ayrılacak kadar belirgin olurmuş boşluk. Balçık çamurlu bir alan yaratılır. 30 cm’lik bir ucu sivri çelikler hızla yere saplanırmış. İkinci atan, ilk saplı kazığı yıkacak, ama kendi attığı kazık dikili kalacakmış. Oyun bu kurgu üzerine kuruluymuş. Yıkabilirseniz, yıktığınız kazık artık sizinmiş.
Hendekte Tavşan Uyuyor Oyunu: Bir kız bir erkek sıralan. Koşarak uyuyana mendille yüzünü kapayıp ayındırıp birbirinizi yakalamaya çalışarak uyandırma metotlu bir oyun.
Çendik: İp gibi bir şeye bir şey koy fırlat, koş yakala.
Dardağan Oyunu: Kamış borudan üfleme sanatı. Mersin yöresinde sıkça görülen Palmiyenin Dardağan ismi ile anılan bir meyvesini yiyip kabuğunu kamış şeklinde katlayıp üfleyerek oynana bir oyun.
Oyuncak Tabanca Yapma Oyunu: Bakır borudan oyuncak tabanca yapılırmış. Lastiğe sarıp sarmalanan çivi bir türlü kapsülün ortasına değmez bir tehlike yaratmazmış.
Aşık Oyunu: Koyunun bacağından çıkan bir kemik parçası. 4 yüzü ve her yüzün ayrı adı var. Yan yana dizer, yine ellerindeki aşıkla uzağa, ilk atışın kim tarafından yapılacağını belirlemek için atış yapılırmış. En uzağa atan ilk atarmış. Son kalan da kaleyi korur “başı” tespit edermiş. Başı vuran hepsini alırmış. Başa ne kadar yakın vurursan o kadarını gider toplarmışsın. Aşıkın çukur yerlerine soğuk zift sıkıştırır, böylece daha ağır olmasını sağlarmış Aşıkların yere atılması ve yerdeki duruşuna göre atanın veya karşısındaki oyuncunun kazanması da bir başka oyun şekli imiş.
Yere çömelerek oynanırmış. Aşık kemiği elin baş, işâret ve orta parmaklarıyla tutulup yeterli bir yükseklikten muayyen bir düzleme atılırmış. Aşık yere dört şekilde düşebilirdi. Bu dört tür düşüşün de muhtelif adları varmış. Yere düşüş, kemiğin yukarıda kalan kısmına göre adlandırılırmış. Bu adlar aç, tok, kıt, bey. Aşık denen koyunun arka bacak kemiğinin resmi:
Bir amcanın dediği birkaç cümle : ‘’ Misket daha zor bulunurdu. Hele hele renklisi, Çelik bil yası olan, ayrıcalıklı muamele görürdü.’’
Topaç Oyunu: Adana’da ve Mersin’de topaca “develeme” de denilirmiş. Hızla yere atar dönüşünü sabit gözlerle izlerlermiş. İki atış usulü varmış. Biri kafanızın arkasından, diğeri de belinizin altından. Buna “Kız atışı” denirmiş. Birincisi zormuş. Uygun renklerle boyanmış bir topacın dönerken meydana getirdiği renk armonisi, size oyuncaklardan yapılmış bir cennetin kapılarını açarmış ancak ellerinde örneği olmadığından ben bu ahengi göremedim aşağıda yer alan topaç resmini de internet üzerinden araştırdım.
Oyunun püf noktası dönen topacın üstüne atılan ikinci topaç ile başlarmış. Amaç, ‘’senin attığın topaç ötekini yıkacak, ama seninki dönmeye devam edecek!’’ bu imiş. Bunun için ciddi bir beceri gerekirmiş. Altta kalan topacı bir de yarabilirseniz o anda mahallenin kahramanı olmanız işten bile değilmiş. Yerde hızla dönen topacı elinize almanız ikiye katlanmış kaytanın üzerinde gezdirmeniz, başparmağımız ile işaret parmağınızın arasındaki oyukta döndürmeniz, sizi sıra dışı kılarmış. Yerde dönerken kamçı ile de çevrilirmiş.

Fırıldak Oyunu: ‘Biri atar. Diğerleri o fırıldak denen aletin peşinde koşar yakalayan tekrar atar. Saatlerce fırıldağın peşinden gider dururduk.’diye anlattılar o köyün insanları bu oyunu anlaşılan çok eğleniyorlarmış eskiden. Fırıldağın resmi:
İşaret Oyunu: Evler eskiden genişmiş. Herkes birbirine en uzak köşelere oturur uzaktan işaretlerle haberleşip bugünün sessiz sinema oyununu oynarlarmış bir nevi eskiden.
.
Sıcağa Dayanma Oyunu: Kömürü ocağın kenarına koyar ökçe getirirlermiş. Birbirlerine ökçe ile o kömürü deydirirlermiş sıcağa en çok dayanan kazınır. Dayanamayanın yüzünü kömürle boyarmış ceza olarak yaparlarmış bunu. Zamanla bu oyun tehlikeli olduğundan unutulup gitmiş.
Ak Kız Malaman Oyunu: Sekiz ya da on kişi iki grup olur. Grup başı eline bir mendil alırmış. Belli bir mesafeden karşı duvara koşarlarmış duvara değen grubuna geri koşup elindeki mendili ikinci sıradaki, arkasındaki arkadaşına verirmiş. Böylece gruptaki tüm kişiler mendili duvara kadar mendili götürüp getirdiğinde en çabuk bitirmiş olduğundan oyunu kazanırmış.
O köydeki teyzenin anlatımına göre oyunun adı mendil duvara doğru koşarak giderken söylenen tekerlemeden geliyormuş:’Ak kızım malaman, getir mendili oradan’. Bu oyunu küçükken ben de oynardım ama adını bu şekilde hiç duymamıştım.
Tekerleme Oyunu: Teyzeden duyduğum örnek bir tekerleme.’’Emir gelin penceresi demir gelin, Oğlanı ben doğurdum, gel popomu kemir gelin.’’Bu tekerleme karşısında karşıdaki de bir tekerleme söyler ve atışma halinde oyun sürer gider
Kil –Çamur oyunu: Çocuklar toprak ve sudan oluşturdukları çamur ve ya kille at, mum, keklik vb. nesneler yaparak kendi aralarında bugünkü çocukların oyun hamuru ile oynadıkları oyunu köyde kil-çamur oyunu olarak oynarlarmış.
Fasulye ile Yazı Yazma: İlkokullarda genelde birinci sınıfta oynatılan bu oyun Mersin köylerinde de oynanırmış çocuklar arasında. Fasulye taneleri ile istedikleri kelimeleri onları dizerek yazarlarmış.
Fıstık Dökme oyunu: Fener ışığında fındık, fıstık dövüp, gürültü il ses çıkararak, elektrik olmadığı akşamlarda bu şekilde eğlenirlermiş. Ancak elektrik bulununca bu oyun da unutulup gitmiş.
Dans Oyunu: Plak varmış o zamanlar ve plaktan şarkı çalarak şansa göre ebe olan o şarkının ritminde bir dans uydurur beraber bu şarkı ile ebenin hareketlerini örnek alarak oynamaya çalışırlarmış. Bu oyun aslında pek de unutulmamış bugün bile hepimizin denediği bir oyun bence.
Damdan düşme: Özellikle dama çıkıp kendini aşağı atma. Biraz tehlikeli bir oyun olduğundan unutulmuş. Çıkılan damlar çok yüksek de değilmiş.
Kalem Atma Oyunu: Eline birçok kalemi alıp avucunda toplayıp, birden bırak ve dağılan kalemleri hiç titretmeden topla. Titreten, kımıldatan kaybeder. Hepsini toplayabilen kazanır. Bu oyunu bizim oralarda da oynarlar.(Karadeniz)Hatta bana babaannem öğretmişti.
Göbelek: Çocukları havaya kaldırma oyunu. Genelde delikanlılar küçük kardeşlerini havaya kaldırırmış.
Başımda Yumurta Var Oyunu: Eskiden bitlenme vakaları çok yaşanırmış bu durum karşısında çocuklar üzülmesin diye anneleri bitlenen çocuklarla oynarlarmış bunu. Zamanla yayılmış herkes oynamaya başlamış ancak bugünse unutulmuş bir oyun bu oyun. Bitlenen çocuğun kafasına yumurta konup saçları ilaçlanırken bu yumurtayı taşıması istenir. İlaç sürülene kadar taşıyamazsa ceza olarak akşam yemeğinde haşlanmış yumurta yedirilirmiş.
Bilmece Oyunu: Atışma şeklinde karşılıklı bilmece çözümleri yapma ve en çok bile tarafa ödül verme şeklinde oynanıyor. Örnek birkaç bilmece:
_Yedi delikli tokmak bunu bilmeyen ahmak (Burun, ağız…vb delikli organlarımız)
_Sürtersin, itersin gözünden yaş gelir( Dolmakalem)
_Kıllı ağzını açar, çıplak içine düşer (Çorap)
.
B)NOT OLARAK KISACA VERİLEN, BUGÜN HALA YAŞAYAN OYUNLARIN ADLARI
1) NOT OLARAK: Voleybol, dokuz aylık vb top oyunları eskiden bu yana hala günümüzde oynanıyor. Çok şükür ki bunlar unutulmadı. Örneğin ben çocuklarla istop ve can yani yakan top oynadım. Unutulan oyunlar genelde top oyunları değil de yerini modern aletlerin aldığı oyunlar olmuş gözlemlerimce. Körebe, saklambaç, kovalamaca, ip atlama da unutulmamış oyunlardan.
2) NOT OLARAK: Bugün bazılarımız hala oynadığı, genelde ilköğretimde oynanan ipi, patatesi, soğanı, yaprağı boyayıp kâğıda basma oyunu eskiden daha da çok oynanırmış ve bugüne kalan oyunlardan olmayı başarmış. . Ayrıca eskiden dergiler, çocuk hikâye ve çizgi resimleri yastık altında saklanırmış.
…
2) OYUNLARIN NEDEN UNUTULDUĞUNA İLİŞKİN
A) KÖY, KASABA VE ŞEHİRDEKİ HALKIN DÜŞÜNCELERİ
EY GİDİ GÜNLER EY!
Yüzlerindeki o derin gülüşlerden belliydi ne denli yaşanmışlıklara sahip oldukları. Söylediklerinden en çok dile gelenleri ‘’ah bu televizyonlar, ah bu bilgisayarlar, ah bu zorunlu eğitim…’’ kelimeleri idi.
Gittiğim Kapıköy ve Güzeloluk Köyü’nde, Limonlu ve Kuyuluk Kasaba’sında bir de yol üzerinde şehirde konuştuğum insanların dilinde hep bir sitem var. O da oyunları teknoloji ve eğitimin yok ettiği sitemi.
Onlara göre eskiden elektriğin olmaması en büyük oyun gereksinimi idi. Aileler genelde çok çocuklu olup, evler geniş yapılı oluyordu. Akşamları kardeşler bir araya geldiğinde birbiriyle ile oyunlar oynayarak zaman geçiriyorlardı. Şimdi ise elektriğin varlığının yanı sıra televizyon, bilgisayar da var olunca çocuklar bunlara yöneldi. Üstüne üstlük okullar bu denli zor değilmiş o zamanlar. Şimdi çocuklar okuldan çıkıyor dershaneye gidiyor, akşam eve geliyor odasına kapanıp ya ders çalışıyor ya da bilgisayar açıyor ya da ateri vb TV oyunları oynuyor. Çoğu çocuk evin tek çocuğu olduğundan, mahallede oyun oynayan çocuk kalmadığından oyundan uzak büyüyor. Köylerde bile insanlar korkularından (organ mafyası… Vb tehlikeler) çocuklarını sokağa salmıyorlar.’Biz anlatıyoruz’ diyor dedeler, nineler ama onlar hem ilgi göstermiyor hem de vakit bulup da oynayamıyorlar ki diye de ekliyorlar.
İşte köy, kasaba ve şehirdeki halkın görüşü bu ki ben de buna katılıyorum. Sezen Aksu’nun ‘Eskidendi’ şarkısındaki gibi ‘’ hani herkes arkadaş hani oyunlar sürerken… Eskidendi, eskidendi, çok eskiden…’’
Onların bir sözü ile yazımı bitirmek istiyorum.
‘’Ey gidi günler ey! ‘’
Eskidendi o güzel çocukluklar, zaman değişti ve dünya kirlendi. Grup gündoğarken’in şarkısındaki gibi:
’’ Her şey binip gitmiş uçurtmalara…’’
B) BİR NESİL ADLI YAZI
BİR NESİL…
Öğrendiğim kadarıyla bizden önceki nesil; dedelerimiz, ninelerimiz çocukken özetle şu oyunları oynarlarmış:
Âşık, Topaç, Çelik-çomak, Çember, Misket, Ceviz, Gazoz kapağı, Seksek, Kule, Alt-üst,
Saklambaç, Körebe, Bez bebek, Gıcırdak, Uzuneşek… Vb.
Onlar da, aslında çocukken çocukça bakıyorlardı hayata ve oynanan oyunlar da aynıydı.
Birkaç farklı oyun dışında birçok oyun aslında bugün biliniyor ama hayatın getirdiği bazı
değişimlerden ötürü çocuklar oyun oynamıyorlar. Birçok oyunun da adı farklı ancak bildiğimiz
oyunlar. Ender unutulmuş oyun var. Aslında bildiğimiz ama bilmezlikten geldiğimiz oyunlar
hep. Bence bizler oyunları değil oyun oynamayı unutmuşuz.
O devrin insanları her anlamda sağlıklıydı, iyi çocuklar yetiştirdiler, ama ne yazık ki sayıları
azdı… Gerektiği kadar çoğalamadılar… Köyler kente göç etmedi, aktı… Köyleri kentleştirelim
derken, kentleri köyleştirdiler.
Şimdi! Nerdeyse 5 milyon sınırına dayanmış koskoca bir Ankara… Bir o kadar İzmir…
İki misli İstanbul… Koskoca kalabalığın içinde bir çocuk, bir kadın veya bir adam… Oyun
oynamaya zamanı kalmamış insanlar… 50 sene öncesine göre onlarca, yüzlerce yeni külfet….
Kaybedilmiş değerler…
Şimdi, her ne pahasına olursa olsun insanların çoğunun bir tek ortak paydası, bir tek ortak
hayali var! O da çocukluklarını yitirmemek, oyunlarını yaşatmak, sokaklarda çizili bir çizgi
oyununa ait kareler görmek, mahalle aralarında ip atlayan çocuklar görerek çocukluklarına geri
dönebilip, çocuklarını bu oyunlarla büyütmek… Korkmadan, özgürce onları sokağa salabilmek,
teknolojinin esiri bir nesil olmaya doğru ilerlemekten kendilerini alıkoyabilmek.
C) ÇOCUKLARIN NEDEN OYUN OYNAMADIĞININ NEDEN OYUNLARI UNUTTUĞUNUN ONLARIN AĞZINDAN YANITI
VAKTİM YOK!
Birkaç çocukla ayaküstü konuştuk da dedikleri tek cümle bu oldu: ‘vaktimiz yok’. Videolarda da izleyeceksiniz onların konuşmalarını, gerçekten de o kadar yoğunlar ki hayatları hep sınav olmuş: SBS, ÖSS, …
Sordum, dedim ki ’hiç merak ediyor musunuz dedelerinizin, ninelerinizin oynadığı oyunları’’ diye. Aldığım yanıt şu oldu:’ediyoruz, anlatıyorlar da ama bizler onların ki kadar çok oyun oynayacak vakit bulamıyoruz. Annelerimiz bizi sokağa salmıyor. Dershane ya da okul bittiğinde hemen eve gidiyoruz.’’
Aslında o kadar doğru söylüyorlar ki gerçekten okul bir çocuğun yaşamında büyük yer işgal ediyor hele bu sınavlar.
Bir şikayetleri de sokaklardan korkar olmaları. Haberlerde izledikleri görüntülerden içlerinde korkular oluşmuş. Kaçırılan çocuklar, organ mafyaları… Vb. Birçok etken onları sokaktan soğutmuş.
Oyun oynayacak vakit olduğunda ise arkadaş bulamamaktan, birçok arkadaşlarının bu oyunları bilmediğinden yakınıyorlar.
Aslında oyunlar unutulmamış unutturulmuş gibi geldi bana. Eskiden ihtiyaçtan bebek yaparken bugün her yerde satılıyor bebek. Çocuklar bilgisayardan bebek oyunları açıp oynuyor. Dersler, sınavlar, içteki korkular, kardeş sayısının az oluşu, insanların güvensizliği, komşu çocuğunun eve alınmak istenmemesi kadar korkmuşluk oyunların yok olmasının en büyük nedenleri.
Kısaca çocukların ağzından aktaracak olursam:
Oyunlar yok olmak zorunda kalmış gibi. Aslında onlar oynamak istiyorlar çünkü onlar çocuk, her çocuk oyunu sever ama ailelerinden izin alamıyorlar ki akşama dek mahalde oynasınlar ki alsalar bile mahallede çocuk yok, evde kardeş yok, oyunları bilen de pek yok, vakitleri de yok ki çıksalar bir sokaklara da o sokaklardan gelen kahkahalarla dolsa içimiz o sıkıntılar arasında…
D) (BENİM GÖRÜŞLERİM) ‘’ŞİMDİ’’ ADLI YAZI
ŞİMDİ
Şimdi çok uzağız o günlere. Eskidendi çocuk kahkahalarının yükseldiği, mahalle aralarının kalabalık olduğu o günler. Unutuldu gitti o çocukların şen sesleri, oyunu hayatımızdaki önemi.
Elektriğin olmadığı, insanların birbiri ile bağlılıklarının kuvvetli olduğu, birbirine güvendiği, sokağa çıkmaktan korkmadığı, satın alamadıkları için oyuncaklar yaptıkları, kalabalık aile kültürü, kardeşlerin evde vakit geçirmek için oyunlar uydurduğu o günler geçmişte kaldı.
Bugün yaşatmak istesek de yaşatamayız geçmişi. Hayatın kuralı bu geçmişle bu günde var olamazsın. Teknoloji bir yanda bize kolaylıklar yenilikler sunarken, değerlerimizi alıp götürüyor ancak bir şey yapamıyoruz
Elektrik bulundu önce sonra televizyon ve bilgisayar. Belki olumlu yönde gelişmeler bunlar ancak zaten vakti olmayan çocukların vakit bulduğunda başına geçmeyi tercih ettiği yenilikler. Oyunu bilgisayarda oynana oyun zannediyorlar. Geçen haberlere konu olan bir video vardı bir kız çocuğu bilgisayarda oyun oynarken kendinden geçmiş oldukça üzüntü verici tepkiler gösteriyordu. Bunu komedi videosu olarak yayınladılar ama bana kalırsa utanç verici bir video idi. Üzülünmesi gerekiyordu gülünmesi değil.
O çocuk o ruh halinde ne derece sağlıklı bir birey olarak yetişebilir ki.
Kendini o bilgisayar oyununa kaptırıp gitmiş öylece.
Ben de şanssızım mahalde oyun oynayan bir çocuk olarak büyümedim. Büyük şehirde yaşamıyordum ama yaşadığım ilçe şehirleşmenin verdiği yenilikten ötürü oynayacak mahalle bırakmamıştı yakınlarda. Çok fazla arkadaşımda yoktu yakınlarda. Bu olumsuzluk gün geçtikçe arttı. Oyun oynayacak yerler de çocukların vakti de kalmadı.
Açıkçası ben de vakit bulamazdım sınav, dershane, okul derken oyundan uzaklaştım kendi adıma. Şimdi durum daha da kötüye gidiyor. Sınavlar artıyor. Benim dönemimde bir tek ortaokul sonda sınav varken bugün her kademede sınav var SBS sistemi yüzünden. Ben dershaneye orta sonda ilk kez gitmişken şimdi çocuklar ilkokul beşte dershane ile tanışıyor. Değişen sistemle etkinlikle ders işleniyor bu sayede biraz oyun oynuyorlar bu iyi bir şey ancak dersler sınava yönelik olmuyor bu da dershaneye gitmeyi mecburi kılıyor. Gel de bu yoğunlukta oyun oyna.
Vakit bulunsa aileler izin vermiyor çocukların dışarı çıkmasına çünkü güven kalmadı. Kimse kimseye güvenmiyor. Organ mafyası, çocuk kaçırma… Ve daha bir sürü sebep birbirimize güvenimizi kaybettirdi. Ben biler büyüdüm ama sokaklardan korkar oldum. Bu yaşımda bir adamdan dayak yedim sokak ortasında durduk yere ve kimse yardım etmedi. İnsanlar olaylara karışmak dahi istemiyor. Dershane, okul çıkışı çocuklarını eve çağırıyorlar ki haklılar.
Yazılacak, söylenecek o kadar çok şey var ki ama anlatmak da yetersiz gibi. Oyun oynamak isteyen yürekler susmak zorunda kalmışlar. Oyunlar aslında çok da fazla unutulmamış bugüne dek pek de fazla birkaç oyun dışında değişmemiş bence. Ya konuştuğum insanlar pek fazla unutulmuş bir oyun bilmiyordu ya da unutulmadı ama unutulmak zorunda kaldı oyunlar. Adları değişmiş birkaç oyununda ama biliniyor aslında. Şimdi lunapark’ta yer alan çoğu alet eskiden oyunla oynanan aletlermiş.
Teknolojinin gelişmesi, sınavlar, dersler, yaşanan olumsuzluklar, şehirleşme ve kısaca değişimin getirileri ile oyunlar unutulmaya yüz tutturulmuş. Yoksa konuştuğum yaşlılar da ondan öncekilerden öğrendikleri bu oyunları torunlarına, bizlere aktarabilirlerdi. Aktardılar da ama aktarsalar da bizler de, şu anki çocuklar da oynayamayız bunları ne vaktimiz var ne de diğer şartlar. Keşke değerlerimizi de yitirmesek bu değişimlerle beraber ama bazen insan çaresiz kalıyor işte ne yapalım biz de elimizden geldiğince unutturmamaya o oyunları yaşatmaya çalışalım ki bir sonraki kuşak, tıpkı şimdi benim gittiğim konuştuğum yaşlı teyzeler gibi, gelip de ben yaşlandığımda bana ‘bize oynadığınız oyunları anlatır mısın teyzecim’ yerine ‘oyun ne idi teyzecim’ diye sormasınlar.




